Üniversite Kavramı – VI | Health World News

1. Medreseden üniversiteye geçiş sürecindeki zorlukların Osmanlı Devleti dönemindeki kökenleri

1.a. Greko-Latin Dünyada Bilim ve Bilimsel Kurumlara yaklaşım

Haçlı Seferleri ya da Haçlı Akınları, 1096-1272

Buraya kadar anlattıklarımızdan açıkça görülmektedir ki “bilim” kavramı bir toplumda hatta bir coğrafyada birden bire oluşmamaktadır. Özellikle, Ortaçağda üniversite kavramının doğuşuna tanıklık eden Batı Avrupa Medeniyeti için, Antik Yunan döneminden gelen ve Hristiyanlık felsefesi ile Stoa ahlakının mücadelesi ile başlayan üniversite kavramının kurgusal inşasında neredeyse bin yıl boyunca devam eden bir süreç söz konusudur. Aziz Agustinus ile IV. YY’dan itibaren, monastik Hristiyanlık temelinde başlayan, V. YY’da Aziz Benedictus ile olgunlaşma yoluna giren, daha sonra da IX. ve X. YY’larda şekillenen Cluny örgütlenmesinde olduğu gibi aksiyonel Hristiyanlık kimliğinin etkin olduğu Haçlı Seferleri Greko-Latin dünya ile Greko-Semitik dünyayı bir defa daha karşılıklı etkileşime zorlamıştır.[1] İşte bu zorunlu etkileşimdeki Greko-Semitik bileşen özellikle XII. YY ve XIII. YY’larda erken miladi dönemdeki yapısından oldukça farklı karakterde olmakla birlikte zaten üniversitelerin de Batı Avrupa’da kurulmasını bu yüzyıllarda hazırlayan en önemli amillerden birisi olarak karşımıza çıkmıştır.[2]

Öte yandan, bilim-üniversite kavramı-bilgi üretme olguları birbirinden ayrı düşünülemez. Bu nedenle, bir toplumda, bilim kavramına yaklaşım sonraki iki olguyu etkileyen temel bileşen olarak karşımıza çıkmaktadır. Kanaatimizce, bu yaklaşım ise özellikle toplumsal kültür ve o kültürü etkileyen coğrafya ile yakından ilişkilidir. Bu yaklaşımdan hareketle bir toplumun hatta bir ulusun bilim kültürü birden bire değil uzun süren yıllar ve başka toplumsal etkileşimlerin sonucu olgunlaşmak suretiyle ve onun yaşam tarzına uygun bilgi üreten kurumlar yaratacak bilimsel kültürü öylece oluşturacaktır. Bir toplumdaki bilimsel kültür bu durumda pozitivist ve rasyonalist deneysel düşünceye dayandığı takdirde bilgi üretebileceği sonucuna varabiliriz. Burada iki önemli metolojik farklılık dikkat çekecektir. Bunlardan ilki “hipotetik pozitif-rasyonalist”, diğeri ise “hipotetik olmayan pozitif-rasyonalist” düşünce tarzıdır. Dikkat edilirse her ikisi de “deneysel akılcılık” kavramı üzerinde yükselir. Özellikle skolastik düşünce sistemini benimseyen çevreler “pozitivizm” kavramını kabul etmek istemez. Konuyu tüme-varım ve tümden-gelim bağlamında ele alarak sezgiselliği ön plana çıkararak maneviyat konusuna vurgu yapmak suretiyle konuyu dinsel alana taşımak gayreti gösterirler. Bu tip tartışmaların dayandığı temel, dinsel düşünceye tümden-gelim ve sezgisellik bağlamına gönderme yapmak amacıyla yapılan bir gayretin izlerini taşır. Bilgi-bilme-bilinen bağlamında, bu konuyu daha sonra Osmanlı ve Bilim kavramlarına değinirken tekrar irdelemeye çalışacağız. Bizim kanaatimize göre deneysel akılcılık tümden-gelim bağlamında düşünülecekse “hipotetik”, tüme-varım bağlamında düşünülecekse “hipotetik olmayan” şeklinde tasnif edilmelidir.

Daha evvel vurgulamaya çalıştığımız üzere Greko-Latin Dünyadaki bilime yaklaşım bilimsel kurumların şekillenmesinde coğrafi konumların etkilerine de bağlı olarak bahsi geçen temel üzerinde yükselmeye devam etmiştir. Böylece zaman içerisinde, idari ve ekonomik özerklik, siyasal özerklik ve düşünsel özerklik kavramlarının günümüz üniversite kavramının değişmezleri olmaya başladığını görmekteyiz. İdari özerklik aslında, krallardan başlayarak siyasal seküler iradeye onun yararına bir teknoloji üretimi gerçekleştirmek ve ona sunmak suretiyle olmaktadır. Yani doğudaki gibi hayır amaçlı teokratik mutlak “himaye eden/hami” olan bir siyasal güç adına üretilecek bir bilgiden ziyade, kendi iktidarı için bir anlamda üniversite loncalarıyla işbirliği yapmak zorunda olduğunu anlamaya başlayan bir seküler güç ortaya çıkmaya başlamıştır. Üniversite ise bir yandan, ürettiği nispette hem kendi personeli hem de bilimsel üretimin devamlılığı konusunda kendi finansının teminatı olarak bizzat kendisini görmekte, diğer yandan da seküler iradeye kurumsal sağ-kalımı için mutlak bir ekonomik bağımlılık duymamak ile birlikte bizzat fikri özerkliğinin yolunu koruyabilme şansını yakalamıştır. Her ne kadar başlangıçta kilise hiyerarşisi mücadele halinde olduğu seküler güce karşı özellikle finansal destek kullanmak suretiyle üniversiteleri bir araç olarak kullanmak eğiliminde olduysa da bilginin gücü hem ekonomik hem de düşünsel esarete başkaldırının temel unsuru olarak yükselen değer olmuştur.

Bütün bunların yanında, üniversite kavramının temelinde yatan bilgi üretmenin esası, yani bilim olgusu şekillenirken deneysel akılcılık çatısında incelenmesi gereken, hipotetik ve hipotetik olmayan deneysel akılcılık olgularını birbiri ile yarıştırmadan, tamamlayıcı olarak değerlendirmek zorunluluğu da ortadadır. Ancak özellikle toplumsal kültür söz konusu olduğunda bilhassa Avrupa kültüründe ikisinden hangisinin tercih edilmesi gerektiği sorunsalında kıta Avrupası ile Britanya ve İrlanda Adaları’nda farklılıklar hemen dikkat çekecektir. Özellikle XVII. YY’a gelindiğinde İngiliz Devrimi’ni hazırlayan sürece bakılırsa konuyu daha sağlıklı değerlendirme olanağı bulunabilir. Bizim kanaatimize göre, Kıta Avrupa’sı üniversiteleri, seküler yönetsel erkin tepeden tabana, Reims Piskoposu Remigius’dan beri kutsallık atfedilmiş piramidal bir monarşik yapı düzeninde dizayn edilmiş feoadal bir yapı egemenliğindeki topraklarda kuruldukları için, bilgi üretme yolunda metodolojik olarak daha ziyade hipotetik deneysel akılcılığa dayalı bir pozitivist-rasyonalist karakter taşır.[3] Temelde, kara uygarlığı olan Frank ve Sakson hanedanlar tarafından temsil edilen Kutsal Roma Germen uygarlığı, Slav Devletleri, Augsburg ve Marseburg savaşlarının siyasal sonucu oluşan Habsburg hanedanlığı ile işbirliği yapan ve Papa’yı önceleyen Avusturya-Macaristan İmparatorlukları ve Çek Monarşilerini de buna örnek olarak vermek mümkündür.[4] İşte bu geleneksel yapı içerisinden XVIII. YY’da ortaya çıkarak yükselen bir güç olan Prusya Devleti sınırları içerisinde kurulan önceden de konu ettiğimiz Berlin Üniversitesi de böyle bir yapı içerisinde yeşermiş Alexander Von Humboldt ismiyle özdeşleşmiştir. Daha sonra üniversite kavramı, ilk defa oluştuğu XIII. YY’dan beri ikinci defa bir özerklik arayışına sahne olmuş, bu defa “aydın despotluğa” karşı mücadelenin simgesi olarak bilim ve bilimsel bilginin özerkliğini savunan “üniversite” söyleminin 1848 Devrimi’ne giden yolda öncüsü olmuşlardır.

Berlin Teknik Üniversitesi, Almanya

Bu yapılanma ile ilgili olarak önceki yazımızda da işaret ettiğimiz bu sosyo-politik arka planda, XX. YY üniversite kavramını daha iyi anlamamıza yarayan en önemli belgenin Alexander Von Humboldt ‘un yakın arkadaşı Varhagehn von Ense’ye yazdığı mektuplardır. Bu mektupların devrimci niteliği, ülkemiz ve dünyada bugünkü üniversite kavramını anlamamız bakımından dikkatli değerlendirilmelidir.[5] Kanaatimizce halen büyük sancılar yaşayan Türk Üniversite Yaşamında bu tarihi perspektifi kavrayışta ciddi eksiklikler olduğunu düşünmekteyiz.

Öte yandan, Avrupa ve Batı uygarlığının ayrılmaz bir parçası olan Britanya Adaları ve İrlanda üniversiteleri ise daha çok “hipotetik olmayan deneysel akılcılık” yolunu tutarak pozitivist-rasyonalist arayışına devam etmiştir. Bunu farklı bir gözle değerlendirmek gerekmektedir. Bir bilimsel araştırmada oluşturulan hipotez her ne kadar gözlem ve veriler doğrultusunda önceki bilgileri de içeren birikim üzerinde kurgulansa da bilim insanının objektivitesi her zaman “bilimsel namus” denilen araştırmanın kurgusu ve kullandığı istatistiksel yöntemlerin tarafsız seçilmesi ve zorlama yorumlardan uzak olması sorunsalını beraber getirir. Öte yandan kurulan hipotezin aksiyolojik temelleri ne denli sağlam olursa çalışma başlatıldıktan sonra hipotezin eleştirisi devamlı yapılmalı ve gerekirse hipotez revize edilebilmelidir. Ancak revizyon noktasına kadar gelen sürede elde edilen veriler de bilimsel bilgi anlamında bir kazanım olarak kabul edilebilmelidir. Bu aslında bir anlamda “kervanın yolda düzülmesi” ya da maliyetli bir yöntem olan “deneme yanılma” olarak değerlendirilse bile sonuçta sağlam bir aksiyon üzerinde kurgulanan bu tür bir “experimental setting” her türlü veri bilimsel bilgi üretmede değerli olup ileride başka bilimsel araştırmalara ışık tutabilir.

Konuyla ilintili olarak, Britanya Adaları’nın denizcilik kültürü bilgi üretimi konusunda çok önemli bir sıçrama nedeni olarak değerlendirilebilir. Burada konu üzerinde duyarlılıkla durmamızın nedeni, bilimsel devrimlerin yolunu açan süreçte, Protestanlığın Luther ile Almanya’da başlamasına rağmen Calvinizm ile değişim göstermek suretiyle ile İngiliz Devrimi’ni yaratmış olmasıdır.[6] Konumuz bakımından bunun önemi özellikle 1501 yılından sonra ivmelenen bilimsel bilgi birikiminin XVII. YY’dan itibaren daha da artarak Britanya Adaları dışına gerçekleşen seyahatlere olanak sağlaması ve bu geniş yayılma sonrasında da sosyokültürel yapıyı etkileyecek evrensel boyutlara ulaşmasıdır. Bu durum bir bakıma kökeni ortaçağın derinliklerine uzanan bilimsel devrimin Britanya Üniversiteleri’nden başlayarak dünyaya ihraç edilmesi anlamında değerlendirilebilir.

İnsanlık tarihi boyunca bilimsel devrimlerin gerçekleştirilmesinde tetikleyici icatların varlığı yadsınamaz. Bunların başında barut ve pusulanın icadını ilk sıraya koysak bile, matbaa aslında bilgiye ulaşımda ve bilginin yayılmasında ivme kazandıran bir faktör olarak karşımıza çıkacaktır. Bu keşifler içerisinde, barut özellikle ateşli silah teknolojisinin savaşların seyrini değiştirmesi ve feodal sistemin yıkılmasındaki rolü itibarıyla herkes tarafından bilinir. Arap İslam Yayılmacılığı ile mücadelede, barutun kullanılmasından önce “feu gregoier” yani Rum Ateşi’nin kullanılması Bizans’ın bir süre daha Arap tehlikesini bertaraf etmesine neden olmuşsa da unutmamak gerekir ki Bizans İmparatorluğu’na son veren Osmanlı Türklerinin İstanbul kuşatmasında da “barut ve top” teknolojisini birlikte kullanan bilgiyi ve teknolojiyi ithal etmeleri bir dönüm noktası olmuştur.[7]

28 Temmuz 1402 tarihinde Osmanlı Padişahı Yıldırım Bayezid ile Timur arasında, Ankara’nın Çubuk Ovası’nda gerçekleşen Ankara Savaşı…

Avrupa’da Üniversiteler yükselirken ve üniversite kavramı olgunlaşırken barutun etkin olarak kullanılmasından 38 yıl önce gerçekleşen Fransa Krallığı’na karşı Britanya Krallığı’nın arasındaki Agincourt savaşı arbalet adı da verilen zemberekli yay teknolojisinin kullanıldığı bir savaştır. Zemberekli yay teknolojisi ile sadece şövalyelik geleneği sarsılmamış, feodalite sistemi de bilgi ve teknolojinin gücü ile tarihteki yerini almaya başlamıştır. Bu savaşın Feodal sistem ve şövalyelik geleneğine son veren bir savaş olması bir yana XVII. YY Tudor Hanedanına giden yolu açması dikkatten kaçmaması gereken bir ayrıntıdır. Savaşın 1415 yılında olduğu yıllarda, Osmanlı Devleti de Ankara Savaşı sonrası Fetret Dönemi denilen devrin sonlarını yaşamaktaydı. Ankara Savaşı’nın kaybedildiği Timurlular Devleti’nin Osmanlı Devleti’nde bilime katkısı yadsınamaz. Bu konuya sonraki bölümde değinilecektir. Ancak, yeknesak değerlendirme yapılarak 100 yıl savaşlarının en az İstanbul’un Fethi kadar sadece bilim ve bilimsel bilgi değil siyasal olarak da uzun vadede önemli sonuçlar doğurduğu akılda tutulmalıdır. [8]

Yüz Yıl Savaşları içerisinde cereyan eden bu savaşın başlangıcı olan 1337 yılından 10 yıl sonraki Crecy Savaşı’nın ise dünyada top teknolojisinin ilk kullanıldığı harp olması bakımından önemi tartışılmaz. Kanaatimizce 100 Yıl savaşları, 1453 Yılında İstanbul’un fethedildiği tarihe kadar arbalet (Tatar yayı) ve top teknolojisinin dünyada ne denli tanınarak Avrupa Siyasetini etkilediğine, bilimin buna nasıl yön verme gücünde olduğuna, bilgiye dayalı savaş teknolojisinin İstanbul Kuşatmasında Mehmet II tarafından ustalıkla nasıl kullanıldığına örnek teşkil etmesi bakımından önemlidir.

İnsanlık tarihinde bir anlamda bilgi birikiminin ve paylaşımının, bilgi de tekelciliğe karşı özgür düşüncenin kurumsal yapısı olan üniversite kavramının bilim ve bilimsel bilgi üretme metodolojisinin özetle bilimsel tutumla çok yakından ilgili olduğunu bir defa vurgulamak durumundayız. Aslında 1450 yılında matbaanın kullanılmaya başlanması, özgürce üretilen bilginin geniş kitlelere ulaşmasını sağlaması bakımından önemi defalarca incelenmiştir. Ancak matbaa sayesinde Avrupa’da özellikle haritacılık ve harita basımının da arttığı dikkatten kaçmamalıdır. Harita ve haritacılığın dayandığı temel bilgilerden olan astronomi ve zaman tayini konuları matbaa ile özellikle denizciliğin gelişmesi ile farklı bir bilimsel devrime giden yolu açmıştır. Bu durum “Tabula Rogeriana”dan, İngiliz Devrimi’ne dek, Britanya Adaları’na has Anglo-Norman “hipotetik olmayan deneysel akılcılığın” üniversite kavramında, teşvik ettiği akademik düşüncenin ana unsuru olan algoritmik düşünme ve sınıflandırmayla ilişkili kültürü güçlendirdiğini söyleyebiliriz.[9]

Bu konuya değinmemizin nedeni denizcilik geleneği ve bilim arasındaki önemli illiyeti vurgulamaktır. Bu nedenle, bilim ve bilimsel düşünme metodolojisi bakımından, yukarıda bahsettiğimiz Britanya Adaları ile Kıt’a Avrupa’sındaki farklılığın altını çizmek adına Anglo-Norman tabirini kullanmayı daha uygun bulmaktayız. Matbaa sadece yazı ve yazıya dökülen bilginin daha geniş kitlelere ulaşmasını sağlamamış aynı zamanda haritacılık ve haritaya dair bilgi birikiminin de paylaşımını kolaylaştırmak suretiyle denizciliğe dayalı keşifler çağına ivme kazandırmıştır. Özellikle Portekiz Krallığı nezdinde başladığını bildiğimiz Ümit Burnu üzerinden Hindistan ulaşımı ve ticaretinin daha sonra Güney Afrika Cape Town yani Ümit Burnu’nda koloniyal bir yerleşke oluşturan XVII. YY İngiliz Denizcilerinin eline geçmiş olması ilgi çekicidir. Bunun nedenlerini şimdilik bir tarafa bırakarak tekrar konumuza dönmek mecburiyetindeyiz. Ancak şurası bir gerçektir ki keşifler çağı bilimsel devrime çok önemli katkıda bulunarak araştırma, sınıflama ve bilginin realite haline gelmesi demek olan pratik hayatın içindeki yerini alması olgusunu insanlık, Anglo-Norman denizcilik geleneğine önemli ölçüde borçludur. İşte 100 yıl Savaşları içindeki Crecy ve Agincourt savaşları somut örnekleriyle dile getirdiğimiz teknolojinin savaşlarda kullanılması olgusunun Osmanlı Devleti’nde Mehmet II’den sonra akim kalması bu nedenlerle dikkat çekmektedir. Medrese geleneğine neden sıkışılarak, 1935 reformunu yok sayarcasına, hala XX. YY’da bile Üniversite adı altında oluşturulan yükseköğrenim kurumlarının bir kaçı dışında medrese geleneğinin Tevfik Fikret’in değimiyle “muannid” bir şekilde sürmediğini iddia etmek güçtür. Bu yalın ve rahatsız edici gerçeğin, beş yüz yıldır bilgi üretemeyen İslam Coğrafyasını oluşturan uluslar, (başta Türkler olmak üzere) tarafından üzerinde dikkatle düşünülmesi zorunludur. Günümüzde Türk yükseköğreniminde hala yaşadığımız sorunların temelinde yattığını düşündüğümüz bu tarihsel nedenlere değinmek her aydının görevi olmalıdır.

Yazar: Prof. Dr. Mahmut Can YAĞMURDUR, Genel Cerrahi ve Cerrahi Onkoloji Uzm. Ankara, 27 Aralık 2020

Kaynakça: 

  1. Cluniac Monasticism in the Central Middle Ages. Readings in European History. Palgrave Macmillan, London
  2. Eskiçağ Hristiyanlığı’nda Yol Ayrımı: Kadıköy Konsülü ve Mirası, Turhan Kaçar, s 77-104, Doğu Batı Romalılar I, Ağustos 2009.
  3. Gregory of Tours (539-594):The Conversion of Clovis, Fordham University, Chap 31, History of the Franks, trans. Ernest Brehaut, Records of Civilization 2, New York: Columbia University Press, 1916
  4. Avrupa Tarihi. N.Davies, Çev Ed.Mehmet Ali Kılıçbay, Origo: Avrupa’nın Doğuşu MS 330-800, sayfa 293, İmge Kitabevi 2006.
  5. Letters of Alexander von Humboldt, written between the years 1827-1858 to Varnhagen Von Ense. Haz L.Assign, Londra 1860.
  6. Protestan Ahlakı-Sofu Protestanlığın Meslek Ahlakı, Max Weber,Çev.Milay Köktürk, Bilge su, s 91-166, Ankara 2011.
  7. Bizans-Yapılar, Meydanlar, Yaşamlar. Ed.Annie Pralong, Çev. Buket Kitapçı Bayrı, sayfa 269-272, Kitap Yayınevi, 2.Baskı, İstanbul 2011.
  8. Agincourt Anne Curry, Great Battles Oxford University Press, 2015.
  9. İslam’da Bilim ve Teknik Cilt III, Prof.Dr.Fuat Sezgin, Eckhard Nubauer’in katkısıylaTürkiye Bilimler Akademisi Yayınları No 14, s 9-31, Ankara 2007.

Dipnotlar:

[1] Hallinger K. (1971) The Spiritual Life of Cluny in the Early Days. In: Hunt N. (eds) Cluniac Monasticism in the Central Middle Ages. Readings in European History. Palgrave Macmillan, London

[2]Eskiçağ Hristiyanlığı’nda Yol Ayrımı: Kadıköy Konsülü ve Mirası, Turhan Kaçar, s 77-104, Doğu Batı Romalılar I, Ağustos 2009: Chalcedon Konsülü sonrası Doğu Hristiyanlığı içinde daha da muhalif olan Horasan ve Kuzey Suriye-Mezopotamya düşüncesinden bir çok motifi içine alan bir yapı olmuştur.

[3]Gregory of Tours (539-594):The Conversion of Clovis, Fordham University Press, Chap 31, History of the Franks, trans. Ernest Brehaut, Records of Civilization 2, New York: Columbia University Press, 1916

[4]Bkz.Marseburg ve Augsburg Maddeleri, Avrupa Tarihi. N.Davies, Çev Ed.Mehmet Ali Kılıçbay, Origo: Avrupa’nın Doğuşu MS 330-800, sayfa 293, İmge Kitabevi 2006.

[5]Letters of Alexander von Humboldt, written between the years 1827-1858 to Varnhagen Von Ense. Haz L.Assign, Londra 1860:  Bu mektuplar 1848 Devrimi’ne uzanan siyasal ve bilimsel yolu döşeyen en önemli taşlardan biri olarak kabul edilebilir. Venhagen’e yazılan bu mektupları düzenleyen Ludmilla Assign ise 1848 Devrimi’nin liberal düşüncelerini savunan Yahudi Rachel Levin’in yeğenidir. Varnhagen 1837 de Kraliçe Victoria’nın tahta geçmesi ile bugün de aynı isimle “Tory” diye tabir olunan muhafazakar kesim ile ilişkisi olan Hannover kralı Ernst Augustus’u 1837 Anayasa’sını lağvetmesi ve muhalefet eden yedi profesörü Göttingen Üniversitesi’nden atması nedeniyle son derece ağır eleştirir despotluğa karşı tavrını da net olarak koyar.

[6]Protestan Ahlakı-Sofu Protestanlığın Meslek Ahlakı, Max Weber, Çev. Milay Köktürk, Bilge su, s 91-166, Ankara 2011; Calvinism, Protestan Ahlakının temelini teşkil eder. Hristiyanlığın soteriyolojik (kurtuluş) kısmı ile ilgili insan zihnine son derece bunaltıcı gelebilecek bir düşünce sisteminin temeli Johann Calvin tarafından atılmıştır. Kişinin dünyevi yaşantısında ortaya koyduğu yararlı işler kurtuluşun bedeli olamaz. Zira kimin kurtuluşa ereceği, kimin ermeyeceği Tanrı’nın Krallığı’nda zaten takdir edilmiş, “sonsuz lütuf” konseptiyle de belirlenmiştir. Bu nedenle yararlı işler yapmak ve biteviye çalışmak, üretmek, dakik olmak sadece kurtuluş kaygısını gidermek için birer araç olarak değerlendirilir.

[7]Bizans-Yapılar, Meydanlar, Yaşamlar. Ed. Annie Pralong, Çev. Buket Kitapçı Bayrı, sayfa 269-272, Kitap Yayınevi, 2.Baskı, İstanbul 2011. “Rum Ateşi” adı verilen silah, Fransızlar tarafından “Feu Gregeois” olarak isimlendirilir. Suriyeli bir göçmen tarafından icad edilen bir donanma silahıdır. Barutun kullanılmadığı ana maddesinin neft yağı olduğu bilinen bu silahın, Bizans İmparatorluğu’na Akdeniz havzasında Arap deniz gücüne karşı bir avantaj sağladığı açıktır. Ham petrolün bir formu olan neft yağının, İmparator Constantin Porfirigennetus’un dönemine ait bir el kitapçığında VII. YY’da Hazar Türklerinin elinde bulunan Donbass, Ukrayna, Abhazya, Erzincan ve Erzurum arasındaki Tercan’da çıkarıldığından bahsedilmektedir.

[8]Agincourt Anne Curry, Great Battles Oxford University Press, 2015: Bu savaş Avrupa Tarihi’nde 100 Yıl Savaşları olarak bilinen 1337’de Edward III zamanında başlayan, 1347 Crecy Savaşı ile devam eden 1453 e kadar süren İngiltere ve Fransa Krallığı arasındaki savaşlardır. 1347 de gerçekleşen Crecy Savaşı top teknolojisinin ilk kullanıldığı savaş olması bakımından önemlidir.

[9]Bkz. Tabula Rogeriana, İslam’da Bilim ve Teknik Cilt III, Prof.Dr.Fuat Sezgin, Eckhard Nubauer’in katkısıylaTürkiye Bilimler Akademisi Yayınları No 14, s 9-31, Ankara 2007; Trinacrium-Sicilya’nın Norman Kralı Roger II dönemine ait yuvarlak gümüş bir levha üzerine resmedilmiş Abbasi Halifesi Memun zamanı haritalarını esas alan Dünya haritasıdır. 1160 yılında Roger II’nin ardılı Wilhelm I zamanında çıkan bir isyanda parçalanmıştır. Ptolemeus haritalarından mülhemdir .El İdrisi’ye ait olduğu bilinir.

İlk yorum yapan olun

Bir yanıt bırakın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.


*